|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
Eğer bu yazıyı görüyorsanız sisteminizda Flash Player yüklü değildir yada JavaScript desteği aktif edilmemiştir.
|
|
|
|
 |
|
Merhaba
Bir yılı aşkın bir süredir buradaki satırlarda “global kriz” hakkında uyarılarımızı dile getiriyoruz. Bu krizin 1929’den daha derin olduğu, bıçağın “efektif talep sorunu” olarak artık kemiğe dayandığını, merkez bankaları ve FED’in müdahalelerine rağmen bir adım geri, iki adım ileri şeklinde hızla derinleşeceğini, defalarca ve farklı açılardan hep dile getirdik.
Aslında ne de lüzumsuz bir iş yapmışız.
Çünkü biliyorsunuz bu kriz çok, hatta hiç önemli değil… Çünkü “bize bir şey olmaz”!..
Bu yıllardan beri böyledir! Radyasyonlu çayı içeriz, bize bir şey olmaz! Siyanürlü suyu içeriz, bize bir şey olmaz! AIDS bile bize işlemez!
Çünkü gün olur biz “ineriz yer yüzüne”, global dünyanın büyük oyuncularından, ortaklarından, paydaşlarından biri oluruz. Gün olur “çıkarız gökyüzüne”, ayırırız kendimizi dünyadan; “dünya batmış bize ne!” deriz.
Düşük kur, yüksek faiz politikasıyla “yola devam” ederiz…
Söyledik ya; korkmayın, bize bir şey olmaz!
Enflasyon hesaplama yöntemlerini, argümanlarını değiştiririz, enflasyon düşer; büyüme hesaplarını, amortisman oranlarını değiştirir büyüme sürer!
Zaten Türkiye’nin gündeminde ekonomiden başka mesele mi yok? Her gün başka bir mesele ile uğraşmamız gerekmiyor mu? Çıkar ortaya “yeni bir dalga”, bu sefer uzanır mesela futbolculara, hatta Fenerbahçe’nin antrönörü Aragonez’e, olmazsa Galatasaray’ın teknik direktörü Skibbe’ye. Galatasaraylılar ve Fenerbahçeliler polemiği üzerinden, ekonomi de yürür gider!
Benim gibi ekonomik kriz uyarısı yapanları da “okumayın artık” deriz; ortada ne kriz lafı kalır, ne de bunalım!
Sakın telaşlanmayın, işte bu nedenle “gerçekten bize bir şey olmaz!”
Ama ne çare ki, biz de bu sayfayı doldurmak zorundayız!
Dolayısıyla bir kez daha “lüzumsuz bir iş” yapmaya devam edeceğiz yine.
Bildiğiniz gibi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganının tüm dünyaya yaygınlaştırılan “serbest – tam rekabet piyasası” yanılsaması/ütopyası krizin vardığı son aşamada, sessizce kara tahtadan silindi ve dünya merkez bankaları hem “dolar emisyonu” yollarını aralama için çabaya girişti, hem de FED faizde indirimin son noktalarına kadar geldi. Bunlar yetmedi ABD “serbest piyasa ve globalizmin” silinen kara tahtasına tam karşı cümleyi büyük harflerle yazıverdi: Devlet müdahalesi!
Batığın şimdilik görünen kısmı Türkiye’nin bir yıllık GSMH’nın üç misli kadar. Yani üç Türkiye ekonomisi kadar… Tabii bir kez daha belirtelim: Görünen kısmı.
ABD ekonomisine ve devletine binen bu trilyon dolarlara uzanan yükün –ki daha gelecek dalgaları var- öncelikle finansmanı ABD’lilerden çıkacak. ABD’liler artık daha az kazanacak, daha çok çalışacak. Ama dünya, bizim de övünerek parçası olduğumuz “global dünya.” Böyle olunca da maliyetler elbette “paylaşılacak!” İşte burada Türkiye’yi ilgilendiren en önemli faktör bu maliyetten bize kesilecek faturanın tutarının ne olacağı meselesi.
Durumumuz nedir diye soracak olursanız, La Fontaine öyküsünden farklı değil durumumuz. Yani sıcak paraya dayalı bir ekonomik model ve 40 milyar doları aşan cari açıkla, durumumuz dış günü ortada kalan “çekirge”den farklı değil.
Bu durumda kimsenin kimseye kızmaya, hele “sazı çalana” sinirlenmeye hakkı da yok! İllaki kızacaksanız, en azından “sazı çekirgenin eline kim verdi” diye sorun ve ona kızın!
Diğer yandan “kriz bize yarar” diye iyimserlik etmenin de hiç faydası yok, zararı var. Çünkü belirttiğimiz gibi “maliyet paylaşılacak ve üstelik dünyada geçmişte olduğu gibi adaletsizce paylaşılacak.” Kışa girerken Pollyanna bakışı sadece insanı zatürree olmaya neden olur bu durumda. Hem de doğalgaz ve elektriğe bu kadar zam yapılmışken!
Sonuçta, Türkiye’yi de ekonomik alanda önemli sıkıntılar beklediği ve resesyonist bir gidişatın riski kapımızda duruyor. Bunu aşmanın yolu da gerektiğinde küçülmek, büyüme hızını düşürmek; buna karşılık optimal noktada üretmek ve üretmekten vazgeçmemek olarak görülüyor.
Bunu yaparken de ortamda en gerekli unsuru “akılcılık”, “rasyonel bakış” ve “güven” oluşturuyor.
Tüm bunlar ve güven duygusu elbette toplumun her alanı için gerekli: Adalete güven… Demokrasiye güven… Hükümete güven… vs. vs…
Bunlara güveniniz nedir bilemem. Ne yanılmak, ne de yanıltmak isterim.
Ama garanti olan bir tanesi var. Siz en iyisi ona sarılın: “Kendine güven!”
Önümüzdeki sayıda görüşmek dileğiyle.
|
|
|
Eğer bu yazıyı görüyorsanız sisteminizda Flash Player yüklü değildir yada JavaScript desteği aktif edilmemiştir.
|
|
|
|
|